Sadrazam İbrahim Edhem

Paris’te eğitim gören ilk Müslüman Osmanlılardan İbrahim Edhem Paşa, 1831’de Fransa’ya gönderilen dört çocuktan birisiydi ve bu operasyonun da bir Osmanlı “medeniyet projesi” olduğu her halinden belliydi.

Prof. Dr. Edhem Eldem, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü

19. Yüzyıl’ın ilk yarısındaki yenilik hareketleriyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda Fransa’nın giderek artan nüfuzu, hayatın hemen hemen bütün alanlarında hissedilmeye başlamıştı.

18. Yüzyıl’dan beri Osmanlı idarecilerinin ilgiyle izledikleri Fransa, 19. Yüzyıl’da artık örnek alınan bir model olmaya başlamıştı. Fransız etkisinin en çok hissedildiği alanlardan biri şüphesiz eğitim ve kültürdü.

Yeni dünya düzeninin merkezi olarak algılanan Paris, yeniden kurgulanmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu için bir medeniyet numunesi olarak yeni bir çekim merkezi halini almaktaydı.

1831 yılında dört gencin eğitimleri için Paris’e yollanmasıyla bu konuda ilk somut adım atılmıştı. Ahmed, Abdüllatif, Hüseyin ve Edhem adındaki bu dört çocuk, Avrupa’da eğitim görmek üzere gönderilen ilk Müslüman Osmanlılardı.

Üzerinde özellikle duracağımız Edhem’in hayat hikayesi ilginçti. 1818 civarında Sakız Adası’nda doğmuş, 1821’de başlayan ve kısa bir sürede Yunan bağımsızlık mücadelesine dönüşen Rum ayaklanması esnasında, 1822’de Osmanlı ve Mısır donanmaları tarafından misilleme olarak Sakız halkına uygulanan katliamdan kurtulabilmiş ama esir edilmişti.

Henüz dört ya da beş yaşındaki bu Rum çocuğu dönemin tanınmış devlet adamlarından Hüsrev Paşa (?-1855) tarafından alınıp Müslüman yapılmış ve yetiştirilmişti.

Dolayısıyla yeni kimliğiyle beş yıl kadar geçirdikten sonra yaklaşık on iki yaşına geldiğinde bir kez daha bulunduğu yerden koparılarak Osmanlı modernizasyon projesinin bir parçası olarak kendini Paris’te bulmuştu.

Edhem ve diğer üç çocuk hakkındaki bu karar, Osmanlı hükümeti tarafından 1830 yılında alınmıştı. Fransız sefiri Guilleminot, Aralık 1830’da bu kararı hükümetine bildirmiş, söz konusu çocukların Serasker Hüsrev Paşa’nın yetiştirmelerinden seçilmiş olduklarını belirtmişti (...).

Çocuklara eşlik etmek için ise, dönemin meşhur müsteşrik ve tercümanlarından Amedee Jaubert (1779-1847) görevlendirilmişti. Aralık 1830 veya Ocak 1831’de İstanbul’dan ayrılmışlar, Şubat başında Marsilya’ya, Mart ayında ise Paris’e ulaşmışlardı.

Mart sonunda Paris’te eğitimlerinin sorumluluğunu üstlenecek olan ve kendi adını taşıyan dönemin en ünlü hazırlık okullarından birinin sahibi olan Jean-François Barbet’ye (1799-1880) teslim edilmişlerdi.

Bir müddet sonra da gene Hüsrev Paşa’nın yetiştirmelerinden Mehmed Reşid adında beşinci bir genç de onlara katılmıştı.

Bu operasyonun bir Osmanlı “medeniyet projesi” niteliğinde olduğu her halinden belliydi. Jaubert, hükümetine Paris’ten yazdığı mektubunda “Türklerin daha yüksek bir medeniyete ulaşmak için harcadıkları çabalar”dan bahsetmekteydi.

Hüsrev Paşa ise 4 Şubat 1831’de çocuklara “Evlatlarım” hitabıyla başlayan ve Fransızca olarak yazdırılmış bir mektup yollamıştı. Bu mektupta kendilerinden neler beklediğini söylüyordu:

“Buradaki arkadaşlarınız şaşırtıcı derecede gelişme gösteriyorlar ve durumlarının sizinkinden çok farklı olmasına rağmen bilgide sizi geçmek için çabalıyorlar. Evlatlarım, eğer sizi hep sevmemi ve korumamı istiyorsanız, siz de vazifenizde onlar kadar çalışkan olun, zira durumunuz işinizi kolaylaştırıyor; aksi halde, buraya hiçbir şey öğrenmeden döndüğünüz takdirde bunun ne kadar utanç verici olacağını tahmin edersiniz”.

15 Haziran 1832’de yazdığı diğer bir mektupta ise, uzun vadeli planını ortaya koyuyordu: “Fransa’da eğitim görmeniz için sizleri gözlerimin önünde yetiştirdiğim bütün gençlerin arasından seçtiğimde, Müslüman gençliğinin eğitiminin bütün umutlarını sizlere emanet etmiş oldum. Devlet büyüklerimiz size bakarak benim örneğimi takip edip etmeyeceklerine ve çocuklarının geleceğini Avrupa’nın ilmine emanet edip etmeyeceklerine karar vereceklerdir (...).

Birkaç ay sonra, 26 Kasım 1832’de Hüsrev Paşa doğrudan doğruya Barbet’ye bir mektup yazarak Fransız eğitimciye üstlendiği sorumluluktan dolayı teşekkür ediyor, bir kez daha Osmanlıların ilim ve irfandan nasiplerini almaktan aciz bir millet olduklarını iddia edenleri yalancı çıkarmanın ne denli şerefli bir görev olduğunu hatırlatıyordu.

Yaşlı Serasker, “evlatları” ile kendisi arasında bir mukayese yaparak, meseleye ilginç ve şahsi bir boyut kazandırıyordu:

“Bugün işgal ettiğim mevkide, hayatımın ilk yıllarında becerikli ve müşfik hocamın verdiği eğitimin bütün meyvelerinden istifade etmekteyim. Benim gerçek eğitimim bugün gençlere devlet işlerine uygun eğitimin nihai zahmet ve meyvelerinin verildiği yaşta başladı. Benden daha şanslı olan evlatlarım, sizin himayenizde öğrendiklerini, bu bilgilerin tekamülünü uzun bir meslek hayatı boyunca izleyebilmelerini mümkün kılacak bir yaşta uygulamaya başlayacaklardır (...)”.

Barbet’nin okulu zaten başarılarıyla tanınıyordu. Pasteur gibi geleceğin parlak bilim insanlarından birçoğunun eğitim gördüğü bu kurum, Paris’in en iyi hazırlık okullarının başında geliyordu.

Ancak kendisine emanet edilen dört genç Osmanlı, Barbet için yeni ve ilginç bir pazarın açıldığı manasına geliyor, aynı zamanda Fransa’nın uzun vadeli bir siyasi yatırıma girdiğine işaret ediyordu.

1840’ta Sultan Abdülmecid, Barbet’ye hizmetlerinden dolayı Nişan-ı İftihar ihsan etmiş, nişanla birlikte gelen Mustafa Reşid Paşa imzalı mektupta da Barbet’nin “İmparatorlukta ıslahat ile medeniyetin terakkisine olan katkıları” zikredilmişti.

Barbet ise bütün bu mektupları (kendi reklamı için) yayımladığı kitapçığım sonunda şu ifadeye yer veriyordu: “Belki bir gün Paris’te eğitilen genç Türkler Babıali’nin kurullarında yerlerini aldıklarında, eğitimlerinin ilk dönemlerini hatırlayacak ve dolayısıyla düşüncelerinde Fransa’nın lehinde bir hava oluşacaktır”.

Genç Edhem, hamisi ve öğretmeninin ümitlerini boşa çıkarmayacaktı. 1831’de girdiği Institution Barbet’den 26 Ekim 1835 tarihindeki kararla Madencilik Okulu’na (Ecole des Mines) yabancı öğrenci statüsüyle kabul edilmişti.

Herhalde bu sebeple 1251’de (1835-1836) Hüsrev Paşa, Hassa Müşiri’ne hitaben bir arzında Abdüllatif ile Hüseyin’in İstanbul’a dönmelerine karşın Mehmed Reşid, Ahmed ve Edhem’in “gereği gibi tekmil-i kemal ve bi’l-etraf hüner ü maharet peyda ve istihsal eylemek üzere” bir müddet daha Paris’te kalacaklarından maaşlarının sarayca karşılanmasını istemiş, bu maaşların “telef ve beyhude nevinden olmayıp kat ender kat beca ve değerli olacağı” konusundaki görüşünü beyan etmişti.

Edhem okulun gerçek “iç” (interne) öğrencilerinden farklı olarak “dış” (externe) statüsüne yaklaşan bir konumda eğitimine devam ederek 12 Haziran 1836’da ikinci sınıfa, 26 Kalız 1837’de üçüncü sınıfa kabul edilmişti.

Bu eğitiminin sonunda Paris’te sekiz yıl kadar kaldıktan sonra 1839’da İstanbul’a dönen Edhem, “Arabi ve Farisi ve Türki bazı ulüm u fünunun tahsiline” çalışmış ve askeriyeye intisap etmiş, 1261’de (1845) Gümüşhacıköy, Keban ve Ergani madenlerinin başına getirilmiş, ardından da 1846’da döndüğü İstanbul’da 1847’den 1856’ya kadar saraya bağlı olarak mabeyin ferikliğine kadar yükselmişti.

Aynı sene vezir rütbesi kazanan Edhem Paşa, Meclis-i Ali-i Tanzimat, Meclis-i Vala, Encümen-i Daniş üyeliklerinde bulunmuş ve muhtelif nazırlık ve elçilik görevlerinden sonra 1877’de bir yıl süreyle sadrazam olarak görev yapmıştı.

Fransa’yla olan bağlarına gelince, İbrahim Edhem talebeliği zamanındaki Fransız diplomatlarını ve öğretmeni Barbet’yi haklı çıkarmıştı. Osmanlı erkanı arasında Fransızca’yı ana dili gibi konuşmasıyla ün salan bu devlet adamı Fransa ve Fransız kültür ve bilim dünyasıyla hep yakın temasta kalmıştır.

O kadar ki, 1842’de doğan büyük oğlu Osman Hamdi’yi de 1860’ta eğitim almak üzere Paris’e, üstelik de kendi çocukluğunun geçtiği Institution Barbet’ye yollamıştı.

Hala hayatta olan Barbet, eski talebesinin oğluna kucak açmıştı; her ne kadar Osman Hamdi’yi babası kadar ciddi ve çalışkan bulmamış idiyse de, 1864’te Hukuk Fakültesi’ne kaydolabilmesi için gerekli eğitimi vermişti.

Ne var ki, -belki de paşa kölesi ile paşa oğlu olmanın doğurduğu farktan dolayı- Osman Hamdi kendisinden beklenen eğitimi tamamlayamadan 1868’de ülkesine dönmüştü.

Ancak babasından farklı bir şekilde de olsa, Osman Hamdi bey de resim, arkeoloji ve müzecilik dallarındaki öncülük ve başarılarıyla öne çıkacak, Osmanlı kültür ve sanat dünyasında herkesçe malum saygın yerini alacaktı.

Edhem Paşa’nın Fransız kültürüne olan bağlılığı Osman Hamdi bey’e de sirayet etmiş, baba ile oğul aralarındaki mektuplaşmalarında sadece Fransızca kullanmışlardı.

Osman Hamdi Bey’in her iki evliliğini de Fransızlarla yapmış olması, gerek resmi gerek özel hayatında Fransızca ve Fransa’ya gösterdiği bağlılık, 1831’de “Edhem” adı verilmiş yetim bir Rum çocuğuyla başlayan “medeniyet projesi”nin ne denli derin izler bıraktığını göstermeye yeterlidir.

Yayınlanma tarihi: 15/02/2007

Sayfa başına dönmek için